31 Aralık 2019 Salı

Yoksulluk Mücadele ve Devrim

Kitap Adı: Yoksulluk Mücadele ve Devrim
Yayınevi: Boran Yayınları

ÖNSÖZ

Bazı kelimeler vardır; yüklendikleri anlamlar kendisinden çok çok büyüktür. İşte yoksulluk da böyle bir kavramdır. Kimi zaman bir sosyal sorumluluk projesi, bir yardım programı içine sıkışan yufka yürekliliktir; kimi zaman siyasi rant ve istismar malzemesi… Ama çoğu zaman bir halk hareketini kucaklayan bir gerçekliğin bir tek kelimeye sığdırılmış soyutlanmasıdır yoksulluk. En önemlisi de başımızı çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz, kimi zaman görmemek için başımızı çevirdiğimiz bir gerçeklik… Kimi zaman iliklerimize kadar hissettiğimiz, arabesk bir yaklaşımla kadere lanet okuduğumuz; kimi zaman bizden daha yoksulları görüp onlara acıyarak baktığımız ve halimize şükrettiğimiz “tevekkül kültürü”yle bezeli bir gerçeklik… Kimi zaman, asla yoksullara değil, kader olmadığını bildiğimiz yoksulluğu yaratan yağma, talan ve sömürü düzenine öfke ile kin ile dolu bir bakış fırlattığımız bir gerçeklik…
Peki, ama nedir bu yoksulluk, kimdir bu yoksul(lar)? Yoksulluk kendi başına bir toplumsal gerçeklik midir, yoksa daha çok bir toplumsal gerçekliğin doğal sonucu mudur? İçinde yaşadığımız döneme özgü müdür yoksa hep mi vardı ve hep olacak mı? Yoksulluğu, karşıtı olan varsıllıktan (zenginlikten) ayıran temel şey sadece sahip olma veya olmama durumu mu? Yani sadece ekonomik bir olgu mu yoksa sosyal bir sorun, bir yaşam tarzı, bir kültürel şekilleniş, bir ruh hali olabilir mi? En önemlisi de yoksulluk sorunu nasıl çözülecek, çözümü mümkün mü? Sistem içinde yapılan iyileştirmeler çözüm olabilir mi, yoksa sadece sorunu yumuşatmaya Yoksulluğu yok etmek mümkün mü? Bu ve bunun gibi daha onlarca soruyu, sorunu barındıran bir gerçekliktir yoksulluk.
Yücel TUNCA da, “Kimdir yoksul?” diye sorar ve şöyle devam eder; “Yoksulun tasviri nasıl yapılır? Çivit renkli bir odada mahzun bakışlarını bizden kaçırmaya çalışan insan mıdır? Duvarlarındaki yokluk izlerinden şefkat dolu detaylar kaydederek, çökmüş avurtlarının az yukarısında yaşlı gözpınarlarındaki ışık titreşimlerinden melodramlar üreterek tasvir yoluna gidemez miyiz onları? Yoksullar, toplumsal çöküntü alanlarında, tekinsiz loş sokaklarda, ıssız koridorlarda ve boğulma hissi veren kalabalık odalarda yaşamıyorlar mı zaten?”
Yoksulluk, sözlüklerde “Yoksul olma durumu, sefillik, sefalet, fakirlik” olarak tanımlanıyor. Sefillik, sefalet, fakirlik kavramlarının karşılığına baktığımızda benzer bir gönderme ile “Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı.”, “Yoksulluk, yoksulluk sıkıntısı” gibi tanımlamalar yapıldığını görüyoruz. Yani henüz yoksulluğun ne olduğunu kavrayabilecek bir tanımlamaya ulaşamıyoruz. Yoksulluk kelimesinin kelime kökenlerine, “yoksul” ve “yok” kelimelerine gittiğimizde belki bir parça daha anlaşılabilir hale geliyor ancak hala yoksulluğun neye karşılık geldiğini tam olarak kavrayamıyoruz.
Küçük burjuva entelektüellerin pek sevdiği bir olgu vardır: “Şeylerin kavramlaşması” ya da “kavramların şeyleşmesi”. Birincisi belirli bir somut durumun, bir gerçekliğin düşünsel olarak soyutlanmasını, o gerçekliğin soyut bir kavram ile temsil edilmesini ifade ediyor. İkincisi ise kavramın soyut bir temsil olmaktan çıkarak temsil ettiği maddi gerçekliğin önüne geçmesini veya onun yerini almasını ifade ediyor. Yani artık kavram bir durumu, bir maddi gerçeği temsil etmekten çıkıyor, ne olduğu belli olmayan, hiçbir şeyi temsil etmeyen başlı başına soyut bir kavram haline geliyor. Bu da çoğu zaman gerçekliği çarpıtmak için burjuvazinin bilinçli olarak başvurduğu bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. İşte kavramların şeyleşmesi olarak tanımlanan bu durumun yaygınlık kazandığı dönemler, tıpkı bugün ülkemizde olduğu gibi, genellikle ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerin derinleştiği dönemlerdir.
Örneğin yoksulluk kavramını ele alalım. Yoksulluk, somut bir durumu, maddi bir gerçekliği temsil eden soyut bir kavramdır. Bu kavram, yukarıda sözünü ettiğimiz “şeyleşme” için iyi bir örnektir. Kelimeyi, karşılık geldiği maddi gerçekten, “yoksul olma durumu” olarak veya “sefillik, sefalet fakirlik” diye tanımlanan yaşam koşullarından soyutlayarak kavramaya çalıştığımızda sıradan, alelade bir kelime oluyor. Binlerce, milyonlarca kelimeden, kavramdan biri olmanın ötesine geçmiyor.
Peki ya, yoksullar için de böyle mi? Onlar için de sıradan bir kavram mı, alelade bir sözcük mü, basit bir soyutlama mı? Yaşadıkları gerçeklikten soyutlanabilir mi… Kim böyle olduğunu iddia edebilir? Hiç kimse. Peki, neden böyle oluyor? Neden bu çarpıtmaya, belirsizleştirmeye, soyutlamaya ihtiyaç duyuluyor? Çünkü yoksulluğu yaratanların, onun yarattığı veya yaratacağı potansiyel tehlikeyi, yıkıcı gücü ortadan kaldırmak ya da mümkün olduğunca en aza indirmek için buna ihtiyaçları var.
Marks’ın kapitalizmin iki sırrını çözdüğünü söyler Lenin: İlki artı değer-kar-sömürü; ikincisi ise yabancılaşmadır. Birincisi ile yani kar-sömürü ile ellerimizi, emeğimizi, emeğimizle ürettiklerimizi çalar.
İkincisi yani yabancılaşma ile de beynimizi çalar, akılsız bırakır, düşünme yeteneğimizi ortadan kaldırır. Böylece emeğimize, ürettiklerimize yabancılaştırır. Eğer bu şekilde aşırı bir yabancılaşma içinde değilse, yoksul biri için, yoksulluğun içerdiği derin anlamları ne bir sözlük tarif edebilir ne de bir başkası ondan daha iyi anlayabilir. Olsa olsa başka bir yoksul anlayabilir; ancak o da kendi deneyimiyle sınırlı, yoksulluğun kendisini acıttığı kadar…
Halkımızın “Dışı seni içi beni yakar”, “Derdi çekene sor”, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar…” ve daha pek çok özdeyişle, söz dizisiyle ifade ettiği olgu yoksulluk tanımı söz konusu olduğundaki kadar gerçekçi olmamıştır hiçbir zaman. Ki halkımız, “Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar”, “Tok, açın halinden bilmez” gibi atasözleriyle de bu durumu doğrudan ifade etmiştir aslında. Buradan çıkaracağımız ilk sonuç, yoksulluğun ekonomik bir olgu olmanın ötesinde, ahlaki, kültürel ve daha pek çok farklı boyutu da olan sosyal bir olgu olduğudur.
Yoksulluk hakkında yapılabilecek diğer bütün tanımlama ve nitelemeler bir kenara, her şeyden önce, yoksulluğun sosyal bir olgu olduğunun altı tekrar tekrar çizilmelidir. Ancak, diğer pek çok sosyal problemin tersine, yoksulluğu bir sosyal problem olarak tanımlamak ve kabul de etmek yeterli değildir. Yoksulluğu her zaman, kendisine karşı eyleme geçilmesi, çözüme yönelik yöntemler üretilmesi gereken bir olgu olarak düşünmek gerekir. Asıl sorun ise bu yolların sorunu çözmeye ne kadar uygun olup olmadığıdır. Ulusal ya da uluslararası ölçekte resmi ya da gönüllü yardım kuruluşlarının yoksulluğu temel alan “sosyal sorumluluk projeleri” ve yardım kampanyaları hepimizin malumudur. Oldukça “insani” bir bakış açısıyla sorunu çözmeyi veya hiç değilse hafifletmeyi amaçlayan bu çabalar bütün meşru, insani görünümlerine rağmen sorunu çözmek veya hafifletmek bir yana kendileri sorunun bir parçası haline gelmektedir. Bunun nedeni açıktır. Bu çabaların hiçbiri sorunun kaynağına yönelmemekte, kaynağı kurutma, nedenleri ortadan kaldırma gibi bir amacı içermemektedir. Böyle olunca da sorun orta yerde durmakta, söz konusu çabalar ise sorunu biraz daha katlanılabilir hale getirmekten öte bir anlam ifade etmemektedir.
Engels, Anti-Dühring’in (1977) Ahlak ve Hukuk, Eşitlik bölümünde Dühring’in yöntemini “gerçeğin yorumunu gerçekliğin kendisinden değil de tasarımından çıkarmak”la eleştiriyor. “Önce, nesneden (gerçeklikten-bn.) hareket ederek, nesnenin (gerçekliğin) kavramı imal edilir; sonra bütün terse çevrilir ve nesne (gerçek) kopyasına, yani kavrama göre değerlendirilir.”
Buradan varmak istediğimiz sonuç şu: ister ekonomik, ister sosyal açıdan olsun yoksulluk tanımı yapmak gerçekten güç bir iştir.
Yalnızca sözlük anlamından yola çıkarak bir yoksulluk tanımı yapmaya çalışsak bile birçok güçlükle karşılaşırız. Çünkü yoksulluğun sözlük tanımında yer alan “yaşamı sürdürmek için g erekli olan şeyler”, içinde bulunulan topluma, zamana ve koşullara balı olarak değişir.
Yani görecelidir. Yoksulluk kavramı her zaman gözlemlenen durumla, ideal durumun karşılaştırılmasını gündeme getirir. Yani yoksulluğun kavranması somut durumun somut tahlilini ve benzer durumda olanlarla kıyas-karşılaştırma yapmayı zorunlu kılar.
Yoksulluk konusunda çözümlenmesi gereken temel nokta elbette onun tanımlanması sorunu değil, çözümü sorunudur. Yani ne olduğunda çok nasıl çözüleceği ile meşgul olmamız, buna kafa yormamız gerekiyor. Elbette yapacağımız tanımlamaların çözüme ilişkin bir fikir vereceği, ipucu niteliğinde olacağına şüphe yoktur.
Ancak ipin ucunu kavradıktan sonra ona sıkı sıkıya sarılmak, ipin sonuna kadar varmak için ne yapmamız, nasıl yapmamız gerektiği konusuna da yoğunlaşmamız gerektiği açık. Yani yoksulluk sorununu nasıl çözeceğiz? Yoksulluk sorununun kökten çözümü için gerekli ve zorunlu olduğuna inandığımız köklü alt-üst oluşu, yani devrimi nasıl gerçekleştireceğiz? Yoksullar bunun neresinde olacak?

Ve daha pek çok soru, pek çok sorun var karşımızda çözülmesi gereken. Elinizdeki kitapta, bu sorulara cevap vermeye, sorunun çözümü konusunda devrimci bir bakış açısı sunmaya çalışacağız.



Kitabını İndirmek İçin Tıklayınız

Halkın Sesi Kütüphanesi İçin Tıklayınız


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Halk Kütüphanesi

Kitaplarımıza ulaşmak için, arşivinizdeki kitapları paylaşmak için bizimle iletişime geçin... Aşağıdaki sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz




Yorumlar

Bizimle İletişime Geçin

Ad

E-posta *

Mesaj *