Devamını Oku »

Kitap Adı: Koltuk Deyneği
Yazar Adı: Erdal Gökoğlu
Yayınevi: Boran Yayınevi


Kitabını İndirmek İçin Tıklayınız







Önsöz yerine....


2001 1 Mayısı sonrasıydı. Kardeş-yoldaş’ın ölüm orucu direnişi 200’lü günlerde ilerliyor. Hafta sonu ilk kez ben de ziyaretine gitmeye hazırlanıyorum. O günlerde “İşçi Gazetesi”ni çıkarmanın hazırlıklarını yapıyoruz. Büronun boya, badana, temizlik vb. işlerini bitirdik, eşyaları taşıyoruz. Akşam saati bir haber geliyor; bir operasyondan dolayı benim de gözaltına alınabileceğim söyleniyor. Ve “temiz” bir yer bulup yeni bir haber gelene kadar beklemem isteniyor. Öyle yapıyorum.

Tam, Kardeş-yoldaşın görüşüne gitmeye hazırlanırken belki de bir daha hiç görüşemeyeceğimiz düşüncesi içimi yakıyor.

Bir haftadır yeni adresteyim. Direnişe uygulanan sansür malum, durumum netleşene kadar kimseye telefon da açamıyorum. Şimdilik tek haber kaynağım dergimiz. O da yok. Kaldığım evin hanımını şehir merkezine gönderip dergimizi aldırıyorum.
Derginin kapağından 4. ölüm orucu ekipleri açıklanmış ve listesi var. Birçoğunu şahsen yada ismen tanıyorum.

Derginin sayfalarını çeviriyorum. Tam bir savaş meydanı...
Bir yanda şehitler, bir yanda direnişçiler, gaziler, düşmanın zorla müdahale işkencesi... Sakat bırakılan gazilerimiz, tahliye rüşvetleriyle dışarıya bırakılanlar ve direnişe yeni başlayanlar...
TAYAD'ın sansürü, suskunluğu, korkuyu yıkma çabası...
“Zorla müdahale işkencesiyle Erol'u da sakat bıraktılar” diye yazıyor. Hastaneye refakatçi olarak giden Sedat ağabeyimin anlatımları var. “Ulucanlar katliam operasyonundan sonrasını hatırlamıyor, boş boş bakıyor ” diyor.

Bir anda film şeridi gibi kardeş yoldaşla olan bütün geçmiş gözümün önünden geçiyor.
Kardeş-yoldaşım benim devrimcilik nedenlerimin hep başlarında yer almıştır.
Hani TAYAD kitabında ailelerin anlatımı var ya, önce evladımız, yakınlarımız olduğu için içgüdüsel olarak sahipleniyorduk, sonra düşünceleriyle sahiplenmeye başladık. Bizim kardeş-yoldaşlık sürecimiz de öyle başladı.

Kardeş-yoldaşım benim devrimcileşme sürecimden, devrimci yaşamın boyunca hep örnek aldığım yoldaşlarımdan birisi oldu.

Kardeş-yoldaş'la devrimci mücadele içinde birlikte çalıştığımız zaman çok sınırlıdır. Fakat Kardeş-yoldaşın benim için örnek yanları daha devrimci olmadan önceki yaşamında tertipli, düzenli olması, yaratıcılığı, emekçiliği pratikliği, her işteki özeni, deli dolu, coşkulu, kabına sığmayan yanlarıydı.
Köy çocukları erken büyür. Ancak bizimkisi hiç çocuk olmamış gibi, kendi yaşıtlarıyla değil, hep ağabeyleriyle birlikte oldu. Sekiz dokuz yaşındayken bile onlarla birlikte tarlada, tapanda ağır işlerde çalıştı.

Ben yetenek fukarasıydım. Elime aldığım bir şeyi ya kırar ya bozardım. Sonra kardeş-yoldaşa verirdim, O yapardı. Eli her işe yatkındı. Çocuk iken kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Kardeş-yoldaş bizim yaptığımıza bakarak bizimkinden daha güzelini yapardı. Sabırlı, pratik, yaratıcı ve yetenekliydi.

***

1983 ya da 84 yılıydı. Bizim tarlalardaki ırgatlık işleri erken bitti. Komşu köyden birinin tarlasında yevmiye ile beş erkek kardeş Bir de babam tırpanla ekin biçmeye gittik. Kardeş-yoldaş henüz 11-12 yaşlarında. Kaç lira yevmiyeyle çalışacağımızın pazarlığını babam önceden yapmış. Altı kişi tarlaya gittik. Tarla sahibi. “Çocuğu niye getirdiniz? Ona yevmiye vermem” dedi.

Babam “çocuk” tartışması yapmadı. “Onun yevmiyesiyle benimkini iş bittikten sonra konuşuruz” dedi. Kardeş-yoldaş tabii ki henüz çocuktu, fakat ona çocuk demek onun emeğine, yaptığı işe saygısızlık olurdu. O kendini hiç çocuk olarak görmediği gibi biz de onu çocuk olarak görmezdik. Görsek de yaptıkları ortadaydı. Ekinlerini biçtiğimiz tarla sahibi Kardeş-yoldaşın çalışmasını gördükten sonra hayran kalmış ve yevmiye konusunda söylediklerinden pişman olmuştu.

***

1990 yılıydı. Şehirde bir gecekonduda yaşıyoruz. Aynı evde birlikte yaşadığımız evli iki ağabeyim ve üçerden altı tane de maşallah boy boy yeğenlerimiz var. Tek gecekonduya artık sığmıyoruz.
Ben üniversiteyi bitirdim. İki yıllık inşaat teknikerliği bölümü ve bir inşaat şirketinde tekniker olarak çalışıyorum. İki katlı yığma bina bir gecekondu yapacağız. Uygulaması yapılacak çizdiğim ilk projem. Temel işleri bitti. Duvarlar örülecek. Çalıştığım şirketten  iki duvar ustası da getirip gecekondumuz biraz eli ayağı düzgün olsun istiyoruz. Ağabeyimiz belediyeden bir hafta inşaat izni alınmış ve bu sürede bitirilmesi gerekiyor. Sedat ağabey zamanında bitmezse belediyeye ceza ödemek zorunda kalırız ya da zabıtalar yıkar diye telaşlı. Ben sınavını veremediğim iki ders için okula gitmem gerekiyor. İki duvar ustasını gecekondu inşaatına bırakıp gidiyorum.
Ev ahalisi, komşular amelelik işlerini yapacak, ustalar da duvarları örecek. Kırşehir’deyim, sınavdan çıktıktan sonra inşaat nasıl gidiyor diye telefonla arayıp soruyorum. Ağabeyim telefonda ateş püskürüyor bana; “nereden buldun bu adamları, usta diye getirdin, hiçbir işten anladıkları yok, bir an önce gel” diyor.  Ustalar, “daha önce biz bu tür tuğlalarla hiç duvar örmedik” diyorlarmış. Tuğlalar yığma binalarda kullanılan cinsten tuğlalardı.

İkinci sınava da girdikten sonra hemen Ankara’ya dönüyorum. Mahalleye gelen otobüsten inince ev beş yüz metre uzaktan gözüküyor. Görüntüye bakınca hiç de ağabeyimin bağırıp çağırdığı gibi değil. Gecekondu kendini göstermeye başlamış. İçim rahatlayarak inşaatın yanına geliyorum.
Birde ne göreyim, Kardeş-yoldaş elinde şakül, mala, ip duvar örüyor, benim getirdiğim ustalar da ona çıraklık yapıyor...

***

1994 yılıydı. Ankara DAL’ın hücreleri ile ilk kez tanışacağız. Eski Adalet Bakanı Mehmet Topaç’ın cezalandırılmasından sonra geniş bir operasyon yapılıyor. Bizde gözaltına alınıyoruz. Kardeş- yoldaş ne işler yapıyor bilmiyoruz ama biz kesinlikle “suçsuzuz.”

Daha yeni evlenmiştik. Tatile gidip döneli bir hafta olmuştu ki, bu gözaltı oldu.
Eğer tutuklama olmazsa diyorum, eşim B..., kardeş-yoldaşı çiğ çiğ yiyecek... Biz tatile gidince evin anahtarını ona vermiştik. Tevekkeli, “yeni evlendiniz, tatile gitmiyor musunuz, paranız  yoksa yardımcı olabilirim” diye boşuna demiyormuş...

Polis sorgusundan korkmuyorum, zaten söyleyebileceğimiz bir şey yok. Ancak, B...’ye vereceğim ifade kara kara düşündürüyor beni...

Bir de ev baskınında itibaren polislerin her dediğine itiraz etmez mi... Polis otosunun içindeyiz, DAL’a yaklaşıyoruz, polisler “başınızı eğin” diyor. Biz eğiyoruz. Kardeş-yoldaş eğmiyor, sonra bam güm... Bizde kaldırıyoruz. Bize de bam güm... DAL’ın garajına indiriliyoruz, duvara dönün diyorlar, biz dönüyoruz. Kardeş-yoldaş dönmüyor. Polisler yine tekme tokat girişiyor. Bizde yüzümüzü çevirip bağırıp çağırıyoruz. Kardeş-yoldaş slogan atıyor.

Daha önce iki kez adli olaylardan gözaltına alınmıştık.
Gözaltında ne yapılır biz bilmiyoruz.

Polisler bizim örgütsüz olduğumuzu anlamışlar ki, bizi kardeş- yoldaş’tan ayrı götürdüler üst-baş aramasına ve kimlik kaydına. Dört gün süren ilk gözaltımızda başka dayak yemedik. Bizi hücrelere atıyorlar. Otursam bacaklarımı uzatamayacağım kadar küçük bir hücre. Hücrenin içi sidik kokuyor.
Bir saat geçmeden bir kişi daha koyuyorlar bu hücreye.

Ağzımdan laf almaya çalışan polis olabilir diye sorularına geçiştirme cevaplar veriyorum. Sabaha kadar ayakta dikilerek duruyoruz. Bizim de tuvaletimiz geliyor. Tüm ısrarımıza rağmen tuvalete çıkarmıyorlar. Hücrenin içine çişini yapanlara hak veriyoruz.

Hilti ve balyoz seslerinden sabah olduğunu anlıyoruz. Toz duman ortalığı kapladı. İdrar kokusuna alışmıştık, şimdi nefes alamıyoruz. Tepemizden balyoz sesleri geliyor. Hücrelerin yıkılması iyi de içinden bizi çıkartın bari diyoruz. Bir süre sonra kapımızı açıyorlar. Bizi çıkartıp başka koridorlardaki hücrelere götürürlerken görüyoruz ki, hakikaten bizim kaldığımız hücreye kadar koridordaki tüm hücreleri yıkmışlar. Koydukları yeni hücre biraz daha büyük. Dört kişi kalıyoruz ve kardeş-yoldaş da orada. Diğerleri başka siyasetlerden. Biz açlık grevindeyiz. Onlar yapmıyor. İçinde volta atılmasa da uzanıp yatılabiliyor. Bir gece öyle kaldık. Ertesi gün yıkma sırası oraya geldi ve başka hücrelere götürüldük. Kardeş-yoldaşla ikimizi aynı hücreye koydular. Burası da ilki kadar pis ve küçük.
Kardeş-yoldaş’la sorguda ne yapacağımız üzerine konuşuyoruz. Çok geçmiyor sorguya çıkartıyorlar beni. Gözlerim bağlı, sorgucu polis diğerlerine soruyor; Kim bu?
Onlar da cevap veriyor; Erol'un ağabeyiymiş. Göz bandını açın diyor amirleri. Açıyorlar.
Etrafıma bakınıyorum ancak görebildiğim şeyler sınırlı.
Gözüme güçlü bir projektör tutulmuş.

Görebildiklerim yetiyor; tam tekmil işkencehanedeyiz. Lastik tekerleği, Filistin askıları, zincirler, manyeto, çeşitli ebatlarda sopalar...

Erol'un arkadaşlarının kim olduğunu ve evimize kimlerin gelip gittiğini soruyorlar. Sözlüsünden başka hiçbir arkadaşını tanımadığımı ve eve kimsenin gelip gitmediğini söylüyorum. Eşim B... de aynı ifadeyi vermiş. Sorgu bitiyor, hücreye geri getiriyorlar. Kardeş-yoldaş sorguda neler sorduklarını soruyor. Bense hücredeki değişikliği görünce, sorulara cevap vermek yerine şaşkınlığımdan Kardeş-yoldaşı sorguluyorum; “hücreyi nasıl bu hale getirdin” diye. Hücre eski haliyle kıyasladığımızda adeta kral dairesi gibi olmuş. Ben sorgudayken nasıl yaptıysa hücreyi temizlemiş, düzenlemiş, yere battaniye sermiş, battaniyenin bir kısmından yastık yapmış İster başını koy, ister sırtını yasla...

Kardeş-yoldaş, “gözaltı süremiz uzayabilir. Ortalığı biraz toparlayayım dedim” diyor.
O kadar pis bir hücrenin böyle temizlenip düzenlenebileceği aklıma bile gelmezdi. Faşizmin hücresi diye iğrene iğrene dururdum.

Bizim suçsuz olduğumuzu gözaltının dördüncü günü anladılar ve bıraktılar. Bir hafta sonra da Kardeş-yoldaşı bıraktılar. O da “suçsuz”muş.

Gözaltı sonrası için duyduğum kaygılar da yersizmiş. Eşim B... hiç kızmadı, söylenmedi. Tam tersine gözaltında iken Ayçe İdil Erkmen ve şehidimiz Vehbi Melek'in kardeşi ve ablasıyla aynı hücrede kalmışlar. Üstelik kaldıkları hücre bizimkiyle kıyaslandığında kral dairesi sayılır. Zaten o sene tutuklanan DEP milletvekilleri için özel yapılmış. İçi halıfleks kaplı. Avrupa’dan gelen İnsan hakları heyeti hücreleri çok insanlık dışı bulmuşlar, yıkım onun içinmiş. O da bize denk geldi. Sonraki yıllarda “konforlu” hücreleri çokça ziyaret ettik.

Ayçe İdil bu operasyonda tutuklanmış. Dört günlük gözaltı süresi içinde B... üzerinde çok etkili olmuştu.

Diğer gözaltı arkadaşlarıyla da çok candan arkadaş olduk.
Hatta en iyi aile dostlarımızdan biri onlardı.

Yeni evliydik, fakat eşim kardeş-yoldaşı uzun zamandır tanıyordu ve çok severdi. Ancak buna rağmen korku ve kaygıları hep öne geçer, arkadaşlarını eve getirmemesi konusunda şart koşardı. Kardeş-yoldaşı her koşulda sahiplenmeyi meşru görür ancak arkadaşlarını görmezdi. Bu göz altından sonra meşruluk sınırlarımız daha da genişledi.

***

1995 Temmuzunda Kardeş-yoldaş tutuklandı. İstanbul'da molotof atanlar, işgalden alınanlar ya göz altından bırakılır ya da iki üç ay yatıp çıkardı. Ankara DGM ise dergi dağıtmaktan tutuklananlara bile on beş yıl ceza verirdi. Ankara DGM'nin yardım yataklık cezası verdiği çok nadir olurdu. Ve buna sevinirdik.

15 yıl tutsaklığı kafamda canlandıramıyorum. “Bu çocuk hapishanede nasıl yaşar? Kabına sığmayan deli dolu, hapishaneye sığar mı? Diyorum kendi kendime...

1999 yılında biz de tutuklandık ve aynı hapishanede birlikte kalıyoruz. Gerçekten de hapishaneye sığmıyorlardı. Ulucanlar Hapishanesi'nin duvarlarını aşan koskoca bir dünya yaratmışlardı. Duvarların içindeki bu tutsaklığımız bizim kafamızdaki tüm duvarların yıkılmasını da sağlamıştı...

***

Ulucanlar Katliamı, Burdur hapishane saldırısı, 19-22 Aralık katliamı ve eşsiz kahramanlıklarla büyüyen direniş...
S. abinin anlatımlarını tekrar okuyorum:

“Ulucanlar katliamı sonrasını hatırlamıyor” diyor. İsmet abi (Kavaklıoğlu) geliyor gözümün önüne. “Ulucanları hatırlıyorsa sonrası da gelir” diyorum. “Kalkar ayağa benim Kardeş-yoldaşım, güçlüdür” diyorum.

***

 Önümdeki derginin sayfalarını çeviriyorum.
“Solculuk Adına Kepazelik, Teori Adına Cahillik, Artık Kızdırmıyor. Midemizi Bulandırıyor” Başlıklı bir yazı var.

Yazıyı okurken mide bulantısından da öte kramplar geçiriyorum. Okudukça duvarları yumrukluyorum. Bir tarafta gencecik insanlarımızın yarattığı destansı direnişler, diğer tarafta solculuk adına sarf edilen sözler... O anda elime geçse ne yapacağımı kestiremiyorum; reformizme, oportünizme, teslimiyetçiliğe nefretim bin kat artıyor.

“Bu insanlarla, ismimiz aynı genel başlık altına konulsa da, bırakın aynı siyasi hedefi, aynı sokağı, aynı mahalleyi, hatta aynı lokantayı bile paylaştığımızı söylemek güç” diyor.

“Direnmeyen çürür”ün o günlerdeki en somut örneğiydi bunları yazan eski DY'li Ayşegül Devecioğlu... Direnişçilerimiz kahramanlıklarıyla tarihe geçerken, bunlar da bütün çürüyenlerin ruh hallerini yansıtmalarıyla tarihe adlarını utançla yazdırdılar.

***

Kardeş yoldaşımla uzun yıllar büyük ailemizin içinde olmamıza rağmen yollarımız çok az kesişti. Öyle olsa da hep onun ayak izlerini takip etmeye çalıştım. Benim için hep örnek aldığım, motivasyon kaynaklarından birisi olmuştur. Büyük ailemizin içinde bir ömür boyu var olma gerekçelerinden birisidir.

Kardeş-yoldaş Koltuk Değneği kitabında her devrimcinin devrimcileşme sürecinde yaşadığı iç ve dış düşmanla savaşını çok çarpıcı bir biçimde anlatmış. Her devrimci farklı biçimlerde yaşasa da Koltuk Değneği’nde kendi savaşımını da bulacaktır.

Tarihi yapanlar, kendi tarihlerini yazmaya başladılar. Dünya devrim mücadelesinin son otuz yılına damgasını vuran cephelilerdir.

“Devrimci olmak Parti Cepheli olmaktır”
dedik. Çok doğru bir tespittir. Tespitin de ötesinde somut gerçekliktir.
Devrimcilik, Parti cepheli kimliğiyle, ideolojisiyle tanımlanmaktadır.
Bütün dünya devrimcilerinin yarattığı değerler Parti Cepheli kimliğinde karşılığını bulmakta ve yaşatılmaktadır.

Dayımız büyük direnişimizle “devrimcilik yeniden tanımlandı” derken tam da bu durumu ifade etmektedir. Sol, solculuk adına yozluğun, çürümenin, ahlaksızlığın alabildiğine bataklığına saplanırken, dünya devrimcilerinin yarattığı onurlu, erdemli tüm kahramanlıklar, değerler, fedakarlıklar damıtılarak Cephelinin kişiliğinde toplanmıştır.

“Koltuk Değneği” Cepheliyi tanımlamanın kitaplarından birisidir.
Yüreğine sağlık kardeş yoldaşım.

Koltuk Değneği, devrimciliğin tanımını yapan kahramanlarımıza vefadır.
Dünya halkları devrimciliği, yaşayanların, yaşatanların ve yaratanların kaleminden okuyarak öğrenecekler.

Koltuk Değneği, tarihi bir roman olmanın ötesinde bir Cephelinin elinde asla çözümsüz, çaresiz olmadığını somut örneklerle gösteren pusuladır.
Kutluyorum seni.

Abi-yoldaşın

0 Reviews